7 Mayıs 2015 Perşembe

Mazeretim Var, Asabiyim Ben!

“Öyle bir misafir düşünün ki hayatınızın her alanında:
Eve gelse;
Anne ile evladının arasını açıyor.
Severek evlenen insanları canından bezdiriyor.
Babayı evlat düşmanı yapabiliyor.
İş yerine gelse;
Patronunuzu size düşman gibi gösteriyor.
Mesai arkadaşlarınızın sizi küçümsediğini düşündürtüyor.
İşverenseniz, çalışanlarınızın işi yavaşlattığını düşündürüyor.
Okula gelse;
Öğretmeni çileden çıkarıyor.
Öğrencilerin arasında kavgayı, saldırganlığı kol gezdiriyor.
Küçük çocukların sayısız darp almalarına neden oluyor.
Öyle bir misafir düşünün ki, gittiği her yerde insanlara hayatı zorlaştırıyor…
Bu misafiri kabul eder misiniz?
Onu evinize almak ister misiniz?
Kim ister ki?
‘Öfke’ öyle bir misafir işte!”

Diyor Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

 Bu sayımızda Mehtap Kayaoğlu’nun danışanları hakkındaki paylaşımlarından ve Öfke Kontrolü adlı kitabından esinlenerek sizleri öfke hakkında düşünmeye davet ediyoruz.


Hepimizin sık sık hissettiği ve aslında hissedilmemesi durumunda anormal karşılanabilecek bir kavram öfke. Hayatımızın içinde, hayatımızın birçok anında… Peki, öfkemizin ne kadar farkındayız? Öfke olarak adlandırdığımız şey aslında ne?

Öncelikle öfkenin yalnız kahraman olmadığını belirtmek lazım. Hiçbir duygumuz tek başına yaşanmaz, öfke de öyle. Sevinçlerimizin içinde kaybetme endişesi, üzüntülerimizin içinde bir miktar umut, korkularımızın içinde de biraz merak vardır. Peki, öfke kadar güçlü bir kavramın içinde ne olabilir?

 Öfke bizim joker duygularımızdandır. Her duyguyla karışır, her duyguda parmağı vardır, hatta zaman zaman başka bir duyguyu “öfke” şeklinde adlandırırız. Duygularımızı adlandırmayı çocuklukta öğreniriz. Eğer duygularımızı sağlıklı bir şekilde yaşayamıyorsak ve adlandıramıyorsak, büyük ihtimalle joker desteğine daha sık başvuruyoruzdur. 




 Düşünün ki akşam evde eşinizi bekliyorsunuz ve bir saat önce aradığında yolda olduğunu söylemişti size. En fazla 20 dakika içinde gelmesi gerekirken hala yok. Aradan 2 saat geçiyor, kapı çalıyor, eşiniz kapıda. Öfkelendiniz ve “Nerede kaldın?!” diye çıkıştınız değil mi? Bu soruya cevabınız “Evet”se, bu duygunuz aslında öfke değil, endişedir. Eşinizin başına bir şey gelmiş olabileceğinden dolayı duyduğunuz endişe öfkeye dönüşür.


Öfkeyi besleyen bir başka duygu da korkudur. Biz toplum olarak duygularımızın yerine öfkeyi joker duygu yapmaya meyilliyiz. Pazarda kaybettiği çocuğunu bulan anne, sarılıp öpmek yerine tokat atar. Eminim hepinize tanıdık gelen bir örnek bu. Altında yatan süreç, çocuğunu kaybetme korkusunun oluşturduğu öfkedir.

Kendinize sık sık sorun, “Bu neyin öfkesi? Aslında tam olarak ne hissediyorum?”… Öfkeyi anlamanın en iyi yolu onun etkileşim halinde olduğu diğer duyguları anlamaktan, kendi duygularımızı doğru adlandırmaktan geçer.
Öfke ile ilgili yapılan araştırmalar, öfkenin bazı temel özellikleri olduğunu söylüyor. Bu özelliklerden en sık karşılaşılan üç tanesini inceleyelim.
  
1- Öfke ‘an’ı temsil etmez!

Her öfkenin bağlantılı olduğu başka bir olay vardır. Şimdi en öfkelendiğiniz anı düşünün. Ne olmuştu? Hissettiğiniz öfkenin yalnızca o anla ilgili olduğunu söyleyebilir misiniz? Yoksa bir birikim miydi? Altında ne yatıyordu? “Bardağı taşıran son damla” mıydı?

Odasını toplamadığı için çocuklarına öfkelenen bir anne düşünelim. Bu anne büyük ihtimalle günlerdir, hatta aylardır biriktirdiği öfkesinin patlamasını yaşadı. Aslında hissettiği öfke o anı temsil etmiyordu. Hatta belki de eşine sinirlendiği için o gün odanın toplu olmaması onu her zamankinden daha çok rahatsız etti.


 2- Olayları Kişiselleştirmek

Yaşanan her problemde alınacak, kırılacak, üzerimize alınacak, olayı kişiselleştirecek bir şey bulabiliriz. Bu durum nelere yol açabilir? Yine örnekle açıklayalım.

Evden çıkarken kızına montunu giymesini söyleyen bir anne düşünelim şimdi de. Kızı da ergenlik çağında olsun. Kızı montunu giymeyi reddedince annenin hissettiği ilk duygu “Bu çocuk beni dinlemiyor”, “Beni adam yerine koymuyor” olacaktır. Kızının ergenlik çağında olduğunu unutmuş, özerlik ihtiyacı nedeniyle kendi isteklerini gerçekleştirme arzusunda olabileceğini gözden kaçırmıştır. Çünkü olay artık kişiselleşmiştir.

3- “Eyvah, kontrolümü kaybediyorum!”

Endişe-öfke çatışması ile bir kez daha karşı karşıyayız. Öfkenin altında sıklıkla görülen endişe, kontrolü kaybetme endişesidir.

Az ya da çok, hepimizde kontrol arzusu vardır. Hayatta başımıza her an her şeyin gelebileceğini, ne yaparsak yapalım kendi hayatımız üzerinde bile yüzde yüz kontrolümüz olamayacağını biliriz belki ama bunu düşünce sistemimize kolay kolay yansıtamayız. Başımıza gelen aksilikler ya da işlerin istediğimiz gibi gitmemesi bizim kontrolü kaybettiğimiz anlamına gelmez.



Sevgilisi randevuya geç kalan bir kadının “Sanırım bana olan duyguları eskisi gibi değil, ilk zamanlar beni bu kadar bekletmezdi.” diye düşünmesi, sevgilisinin üzerindeki kontrolü kaybetmesinden duyduğu endişeyi gösterir. Oysa bir insanı kontrol etmeye çalışmak, ya da yaşanan küçük bir aksilikte ilişkiye dair genel çıkarımlarda bulunmak, bunu kişiye atfetmek kendimizi kışkırtmamıza, içimizde zorla öfke oluşmasına yol açar.

Öfke konusunda yapılmış yüzlerce araştırma, söylenmiş milyonlarca şey var. Ben bu yazımda daha çok duygu farkındalığı kısmına odaklanmayı tercih ettim.

Öfkemizi analiz etmeye çalışırsak, altındaki gerçek nedenleri görmemiz daha kolay olabilir. Genellikle gerçek nedene ulaşınca o an vereceğimiz tepkinin fazla ve gereksiz olduğunu fark ederiz. Hem kendimizi, hem ilişkilerimizi, hem de duygu durumumuzu olası zararlardan korumuş oluruz.

Öfkenizle bağlantılı olabilecek geçmiş yaşam deneyimlerinizi keşfedin. Bugünün öfkesini, bugünkü olayla sınırlı tutmayı başarabilirsek yaşanacak krizlerin önüne geçebiliriz. Olayların ardında geçmiş yaşantıları da eklersek altından kalkmamız mümkün olmaz.
Öfke herkesten önce kişinin kendisine yüktür. Kendinize yüklenmeyin :)

Psk. Pelin Şen

Kemerlerinizi Takın, Güvenli Bağlanın...


Henüz tam olarak kanıtlanmamasına karşın anne ile bebek arasındaki ilk bağlanma ilişkisinin doğum öncesinde kurulduğu ileri sürülüyor. Bu nedenle doğum öncesinde annenin bedenindeki değişiklikleri kabullenip benimsemesi, olumlu duygularını doğmamış bebeğine aktarabilmesi bağlanmanın temelini oluşturuyor. Örneğin bu dönemde annenin karnını okşamasının, bebeği tensel olarak hissetmesinin güvenli bağlanma açısından oldukça önemli olduğu söyleniyor.
Anne-bebek ilişkisi doğumdan sonra daha büyük bir önem kazanıyor. Bebek dünyaya gözlerini açtığı anda büyük çoğunlukla ilk karşılaştığı insan annesi oluyor ve dünyayı algılayışını annesi ile yaşadıkları belirliyor.

Anne-bebek ilişkisi doğumdan sonra daha büyük bir önem kazanıyor. Bebek dünyaya gözlerini açtığı anda büyük çoğunlukla ilk karşılaştığı insan annesi oluyor ve dünyayı algılayışını annesi ile yaşadıkları belirliyor.

Peki, “Güvenli bağlanma” derken tam olarak kast ettiğimiz şey ne?

Güvenli bağlanmanın sağlanabilmesi için annenin (ya da bakım sağlayan kişinin) ulaşılabilir olması, bebeğin tepki ve ihtiyaçlarına duyarlı olması, bebeğin davranışlarına uygun tepkiler vermesi ve bebekle yakınlık kurması gerekiyor.   Tabi ki zaman zaman bebekle kurulan iletişimde aksaklıklar ya da kopmalar yaşanabilir. Güvenli bağlanma için esas olan bu gibi kopmalarda annenin ilişkiyi tamir etme becerisine sahip olmasıdır.

Burada en kritik nokta, annenin bu durumdan çocuktan daha az etkilenmesidir. Çünkü ne yazık ki kaygılı anne kaygılı çocuk demek oluyor çoğu zaman. Anne sorunu nasıl anlamlandırırsa çocuğa o şekilde sunmuş olur. Aslında anne dünyayı nasıl algılarsa, çocuğun edinimleri de bu çerçevede olacaktır.


Anneyi bir liman olarak düşünürsek; çocuk hem bu limanda güvendedir, hem de limandan uzaklaşıp çevreyi keşfetme cesaretine sahiptir. Bir sorunla karşılaştığında limanına dönebileceğinden ve annesinin onu orada beklediğinden emindir. Örneğin, bir çocuğun kreşe ya da anaokuluna uyum sağlama sürecinde annesiyle güvenli bağlanma oluşturabilmiş çocuk, annesinden ayrılmasına tepki gösterse dahi sahip olduğu güven ilişkisi annesinin geri döneceğine dair endişe duymasını engeller. Bu nedenle terk edilmişlik duygusuna kapılmaz, alışma süreci ebeveyni ile güvenli bağlanma kuramamış çocuklara oranla daha kolay olur.
 

 Çocuk korktuğunu, endişelendiğini, mutlu olduğunu, üzüldüğünü, kaygı duyduğunu tek başına adlandırıp anlamlandıramaz. Bu duygular anne-baba tarafından çocuk için adlandırılır ve onun kendilik algısı içinde yerini bulur. Dolayısıyla anne, henüz dil gelişimi tamamlanmamış olan çocuğun sözsüz tepkilerini doğru okumalı ve adlandırmalıdır.

Örneğin bebeğin sıkıldığını fark eden annenin yapması gereken bebeği televizyonun karşısına oturtup oyalamak yerine; ses tonu, bedensel yakınlığı ve onu anladığını gösteren ifadesiyle durumu anlamlandırmaktır.

Tüm bunları deneyimlerken, çocuğa verilen mesajlar da oldukça önem taşıyor. Benim çok sevdiğim ve doğruluğuna sonsuz inandığım bir sözü var profesör Jinnot’un, der ki “Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerine ne düşse izi kalır”. Sanırım ebeveynlik mottomuz olabilecek değerde :)

Bir de Jinnot’un kendi çocukluğundan bir deneyimini sizlerle paylaşmak isterim.

Amerika’da bir mucit profesöre, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi sorup, başarısının sırrını söylemesini ister. Profesör çok ilginç bir cevap verir.

“Başarımın sırrı annemin 6 yaşımdayken bana takındığı bir tavırdır. 6 yaşımdayken buzdolabından süt alırken süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce beni dövmedi, kızmadı. ‘Aaaa Henri sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak ister misin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem; ‘Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin, havlu mu?’ diye sürdürdü konuşmasını.

Elimden geldiğince dökülen sütü temizledikten sonra annem beni bahçeye çıkardı. Süt şişesinin, düşürmeden nasıl taşınacağını bana gösterdi. Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlamıştır.”

Çocuğunuzun süt gölü yarattığında da sizin yanında olduğunuzu ve sizin tarafınızdan sevildiğini hissetmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın.

Küçük dokunuşlarınız çocuğunuzun hayatında büyük etkiler yaratır.

Annelik bir yolculuktur.
Kemerlerinizi takın, güvenli bağlanın ve bu eşsiz yolculuğun tadını çıkarın.






Psk. Pelin Şen