29 Şubat 2016 Pazartesi

Pozitif Psikolojinin Gücünü Keşfedin!

14.01.2016 tarihinde katıldığım, Bilgi Üniversitesi ev sahipliğinde EMCC Turkey tarafından düzenlenen Positive Psychology Talksprogramından esinlenerek, sizlere bu sayıda Pozitif Psikolojiden bahsetmek istiyorum.

Pozitif Psikoloji; bireylerin, grupların ve kurumların işlev görmelerine katkıda bulunan koşul ve süreçleri inceleyerek insanın potansiyelinin ortaya çıkarılıp tam anlamıyla kullanılmasına odaklanır.

Bu kapsamda önemli bir kavram Pozitif Psikolojik Sermaye’dir. Pozitif Psikolojik Sermaye 4 ana kavramdan oluşur:

· Öz yeterlilik
· İyimserlik
· Umut
· Psikolojik Dayanıklılık


Neden Pozitif Psikolojik Sermaye?

· İş doyumu
· Örgütsel bağlılık
· Bireysel yaratıcılık
· Takım yaratıcılığı
· Mutluluk
· Pozitif duygular
· Üretkenlik
· Daha düşük devamsızlık
· Daha düşük tükenmişlik
 

Pozitif Örgüt

· Pozitif Liderlik
· Pozitif İklim
· Pozitif İnsan İlişkileri 

· Pozitif İletişim

Araştırmalar diyor ki, çalışan nüfusun;

· %24’ü aktif olarak bağlılık problemi yaşıyor. Yani 720 milyon çalışan her gün işe mutsuz gitmekle kalmıyor bu mutsuzluğu çevrelerine yansıtıyor.
· %63’ü kendini işine bağlı hissetmiyor. Bu kesim işe ruhunu koyamayanlar, durağanlar, zaman geçirenler, işinde enerji ve tutkudan yoksun olanlar.
· %13’ü işinde mutlu olanlar. Yani tutkulu, yenilikçi ve şirketini ileriye taşıyanlar.

Güzel haber; pozitif egzersizler yaparak, pozitif uyaranları fark ederek pozitif duygularımızı artırmamız mümkün.  İyimserliği, umudu, mutluluğu artırmak için sizlere uygulaması çok basit olan ve büyük etkiler yarattığı araştırmalarla desteklenmiş 3 pozitif egzersizden bahsedeceğim.



Egzersiz 1  (1/5 KURALI): Bu kural temel olarak, “1 negatif mesaja karşılık 5 pozitif mesaj” diyor. Bir kişiye negatif mesaj mı verdiniz? Verebilirsiniz, ama buna karşılık 5 pozitif mesaj borcunuz var! Örneğin, eşinize söylediğiniz 1 şikâyet ya da yakınma cümlesinin karşılığında onun iyi yaptığı 5 şeyi söyleyin. Bunlar iltifat da olabilir. Bu kuralı evinizde, şirketinizde, sosyal ortamlarda, aslında insanlarla temasa geçtiğiniz her noktada uygulayabilirsiniz.




 Egzersiz 2:  Herhangi bir konuda size iyiliği dokunmuş, ancak teşekkür etme fırsatı bulamadığınız birine bir teşekkür maili atın. Teşekkür ettiğinize bakmayın, aslında bunu kendiniz için yapıyorsunuz. Araştırmalar teşekkür eden insanların daha mutlu insanlar olduğunu gösteriyor. Bunun sebebi de tamamen beyninize giden sinyallerle ilgili. Birine bir şey verdiğinizde beyinde ödül sinyali aktive oluyor, bu da size mutluluk veriyor. Bir araştırmada 2 gruba 100 TL veriliyor; bir grup 100 TL’yi kendisi için, diğer grup başka insanlar için harcıyor. Araştırma sonunda başka insanlar için harcama yapan kişilerin mutluluk seviyelerinin daha yüksek olduğu görülüyor.



Egzersiz 3: Potansiyelinizi maksimum hissettiğiniz bir anıyı düşünün (elde ettiğiniz bir başarı, bulduğunuz bir çözüm yöntemi, başarılı bir iletişim gibi). Bunu öykü olarak yazın. 7 gün boyunca her gün bu öyküyü okuyun. Öyküyü her okuduğunuzda o duygu canlanacak, beyninize mutluluk sinyalleri gitmeye başlayacak. Siz farkında olmasanız bile…

Bir çalışmada kişilere en güçlü yanlarını (mizah, umut, cesaret gibi) ortaya çıkaran bir ölçek uygulanmış. Biz bu güçlü yanlara “imza erdemler” diyoruz. Sonra bu 5 özelliğin farkında olmaları sağlanmış ve 1 hafta boyunca bilinçli olarak bu özellikleri kullanmaları istenmiş. Bırakın kullanmalarını, kişilere olumlu özelliklerini söylemenin bile olumlu etkiler yarattığı gözlemlenmiş.

Araştırmalara göre hayata pozitif bakan, yani iyimser insanlarla kötümser insanlar arasında hayat koşulları açısından 40 yaşına kadar bir fark olmadığı ortaya çıkmış. Ancak 40 yaşından sonra iyimserlerin yaşamın her alanında kötümserlere oranla daha mutlu bir hayat sürdükleri görülüyor.

Tabi ki olayların olumsuz yanlarını ya da riskleri yok sayıp yalnızca pozitif yönüne, kendi pozitif duygularımıza odaklanmak dengeli değil, ancak bu denge negatife ağırlık vererek bozulmamalı.

 Unutmayın, neye odaklanırsanız o gelişir; olumsuza odaklanırsanız onu büyütürsünüz.

İşler bazen planladığımız gibi gitmez, hayat hepimizden daha akıllı. Bizim senaryolarımız yerle bir olabilir, çünkü aslında hepimiz çok daha büyük bir senaryo yapbozunun parçalarıyız.


Pozitif uyaranları fark etmeye çalışın, mutlaka vardır.

Mutlu, umutlu, pozitif kalın ve kocaman gülümseyin :)

           Psk. Pelin Şen

11 Kasım 2015 Çarşamba

Eyvah, Tükeniyorum!

Tükenmişlik Sendromu (Burnout Syndrome) ilk kez Freudenberger tarafından ortaya atılmış bir kavramdır.
Freudenberger tükenmeyi uzun dönemli karşılanmamış iş stresi sonucu oluşan duygusal ve fiziksel enerji tükenmesiyle karakterize patolojik durum olarak tanımlıyor.


Medya diline, hatta belki birçoğumuzun hayatına Meryem Uzerli ile giren bu kavramı son zamanlarda sıkça duyar olduk. Çok kez tanımı yapıldı, magazin dergilerine manşet oldu. Medyatik bir hastalık olması nedeniyle çok kez “Zengin hastalığı” ya da “şımarıklık” şeklinde yorumlandı, aslında bazen çok da ciddiye alınmadı.


Tükenmişlik sendromu, çalışma hayatının getirdiği stresle beraber, maddi ve manevi doyuma ulaşamama ve bunun sonucu olarak da mesleğe karşı duyarsızlaşma ile baş gösteriyor. Kişi bu süreç sonunda kazanma isteğini kaybediyor, işinden soğuyor, kendine güveni azalıyor. Gergin, mutsuz, kızgın oluyor. Sosyal çevresinden uzaklaşmaya başlayan kişi, hiçbir şey yapmaya istek duymuyor. Tabi tüm bunlar motivasyonu ile birlikte iş başarısını da düşürüyor. İlerleyen safhalarında ise iş ve iş çevresine karşı olumsuz tavır alıyor.
Bu yazıda çoğuna değiniyor olacağım, ama Tükenmişlik sendromu ile ilgili bilgileri paylaşmadan önce vurgulamak istiyorum ki Tükenmişlik Sendromu sadece basit bir yorgunluk değildir. Şımarıklık hiç değildir.

Bedenimiz gibi ruhumuz da hasta olur ve Tükenmişlik Sendromu tedavi edilmesi gereken psikolojik bir hastalıktır.

Tükenmişlik Sendromunun Nedenleri

Belki de saymakla, alt alta sıralamakla bitmeyecek nedenlerden bahsetmeye çalışıyoruz burada. Genel olarak, Tükenmişlik Sendromu’nun tetikleyicilerini üç ana başlıkta toplayabiliriz.

Þ Rol Çatışması

Kişinin sorumlulukları birbiriyle çatışır ya da belki çakışır. Hani şu nereye koşacağımızı, yapılacak işlerin hangi birine yetişeceğimizi bilemediğimiz zamanlardan bahsediyorum. Kişi burada bir de her şeyi aynı anda ve eksiksiz bir şekilde yapmaya çalışıyorsa, yani mükemmeliyetçilik eğilimi varsa Tükenmişlik Sendromuna davetiye çıkarıyor diyebiliriz.

Þ Rol Belirsizliği

Kişi kendisine kariyer yolu çizmekte zorlanır. Belki bir rol modeli olmadığından, belki ne istediğinden emin olmadığından, belki de dışsal nedenlerden dolayı kariyer hedefinin sağlanamadığından varmak istediği yere gelemez. Burada kendini suçlamalar başlar, hiçbir şeyi başaramadığı algısı ve yanılgısına düşer. Sonrasını biliyorsunuz.

Þ Aşırı Yükselme Duygusu

Burada da kişinin “hayır” diyememesinden bahsetmek lazım. Yine her şeyi mükemmel yapma arzusu, kimsenin talebini reddedeme ve sonunda dağ gibi biriken, birbiri üzerine binen sorumluluklar… Nasıl tükenmesin?
 Tüm bunların dışında, yani aslında kişinin kontrolü dışında gelişen faktörler de var elbette. Aşırı iş yükü, dinlenme zamanının az olması, liderlerin yetersizliği, yetersiz yönlendirme, zorlu iş ortamı, çalışanlar arasında destek ve sosyal ilişkilerin olmaması, sorumluluk-yetki uyuşmazlığı, motive edilememe, yöneticiden geri bildirim alamama ve daha saymakla bitmeyecek bir sürü faktörden bahsedebiliriz.
Peki, nasıl evrelerden geçeriz? Bir sabah uyandığımızda tükendiğimizi mi fark ederiz?

Unutmayın, tükenme süreci yavaş ve sinsice başlar.



¨ Şevk ve Coşku Evresi

Bu evrede kişi omuzlarındaki yükü ve bu yükten duyduğu rahatsızlığı fark ettikçe kendi gücünü daha fazla zorlayarak bu durumdan çıkmaya çalışır. Umutludur, enerjiktir. Kendine güvenir ancak kendi yapabileceğinden fazlasını başarmaya çalışır ve gerçekçi olmayan beklentilere girer. Mesleğini her şeyin önünde tutarak olumsuz koşullara dayanmaya çalışır. Genellikle kendine ayırması gereken zamanı da çalışarak geçirir. Enerjisi içten içe tükenmektedir ancak farkında olmaz. Bu süreç zaman geçtikçe daha da yorucu bir hal alır.


¨ Durağanlaşma Evresi

Bu evrede, birinci evredeki şevk, coşku ve umutta azalma olur. Kişi mesleği ile ilgili daha önceden üzerinde durmadığı sıkıntıları daha derinden hissetmeye başlar. İşten başka bir hayatının olmayışını, kendine zaman ayırmayışını sorgular hale gelmiştir artık. Verdiği çabanın karşılığını alamıyor oluşundan, karşılaştığı zorluklardan şikâyet etmeye başlar. Tüm bunlar ona duygusal olarak bir çöküşe doğru gittiğini anlatmaktadır.


¨ Engellenme Evresi

Aslında ikinci evrede hissedilenler kişide engellenmişlik duygusu oluşturur. Kişi karşılaştığı tüm zorluklar karşısında kendini güçsüz ve çaresiz hisseder. Kişi burada maladaptif (uyumsuz) savunma mekanizmaları geliştirirse (uyum bozucu savunmalar gibi) tükenmişliği daha da içinden çıkılmaz hale gelir. Bu dönemde kişide kaçınma davranışı da gözlemlenebilir. Yine kişilik özelliklerine de bağlı olarak ani öfkelenmeler, uyku bozuklukları, umursamazlık, şüphecilik, kaygı seviyesinin yükselmesi gibi belirtiler de görülebilir. Bu evrede kişinin gösterdiği belirtiler depresyon belirtileri ile oldukça benzerdir.

¨ Umursamazlık (Apati) Evresi

Tüm bu çabaların, duygusal çalkantıların boşa çıkması kişiyi umursamazlığa, tepkisizliğe iter. Kişi artık duygusal tepkiler vermekten kaçınmaktadır, derin bir umutsuzluk ve amaçsızlık içerisindedir. Hobilerinden, sosyal çevresinden, daha önce yapmaktan hoşlandığı hemen hemen hiçbir şeyden zevk alamaz olur. Bu dönemde istifalar, rapor ve izin alımında sıklık, sosyal çevresindeki kişilere karşı ilgisizlik ve görevini yerine getirmeme davranışlarına oldukça sık rastlanır.



Tüm bu nedenleri, evreleri bilmek bu süreci atlatmamızda bize kolaylık sağlar mı? Belki…
Tükenmişlik hissiyle başa çıkabilmek için:

· Öncelikle hissettiğiniz tüm olumsuz duygularla barışın, bir sorun olduğunu kabul edin. 
Unutmayın, psikolojik rahatsızlıklar ve sendromlar da fiziksel rahatsızlıklar kadar normaldir.

· En başta bahsettiğim gibi, tükenmişlik sendromunu hafife almayın, 
kendi kendine geçmesini beklemeyin. Burada kendinizle iş birliği yapmalısınız.

· Sorunları çözebilmek için problem odaklı hareket edin. Kendinizi suçlamak yerine kontrol 
edemeyeceğiniz durumları kabullenin ve hiçbir şeyin dünyanın sonu olmadığını kendinize 
hatırlatın.

· Zamanınızı iyi yönetin. Mümkün olduğunda özel hayatınıza iş hayatınızı taşımamaya çalışın. 
Öğle aralarında ve mola saatlerinde iş konuşmamakla başlayabilirsiniz mesela. 
Mesai saatinizle birlikte işle ilgili sıkıntılarınızı ertesi gün düşünülmek üzere masanızın
üzerinde bırakın.

· Sosyal hayatınızı ihmal etmemeye çalışın. 
Bir hobiniz olmak zorunda değil, bir kursa gidiyor olmanız ya da düzenli olarak 
aktivitelere katılıyor olmanız şart değil. 

Bazen kulaklığınızı takıp temiz havada yürüyüş yapmak, çocuğunuz varsa 
onunla oyun oynamak, arkadaşlarınızla bir kahve içmek ya da her şeyi bir kenara 
bırakıp güzel bir film izlemek ruhunuza iyi gelir.


· Çalışırken birkaç dakika kendinize izin verin ve nefes alma, gevşeme hareketleri yapın. 
Yoğun iş temposunda bile olsanız kocaman nefes alın, ciğerlerinizi oksijenle ödüllendirin.

· İçinde bulunduğunuz durumu ve koşullarınızı gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirin. 
Hedeflerimiz mutlaka olacaktır, ama içinde bulunduğunuz şartlarda gerçekleştirmenizin 
mümkün olmayacağı hedeflerden uzak durun.

· İş yerindeki rutin alışkanlıklarınızı değiştirin. 
Arada farklı departmanlardan arkadaşlarınızla öğlen yemeği yiyin, şirket çevresinde
 kısa yürüyüşler yapın.

· Her gün yeterli miktarda uyumaya çalışın. 
Uzmanlar yeterli uykunun en az 8 saat olması gerektiğini söylese de bu herkes için farklı olabilir. 
Uykuya ayırmanız gereken zamanı ciddiye alın.

· Sağlıklı beslenin. 
Yoğun iş temposu beslenmeyi olumsuz etkileyebiliyor. 
Yemeğe zaman ayırmamak vücut direncinizin düşmesine neden olur.

· Kendinize güvenin! Bugüne kadar neleri başardığınızı hatırlayın.

· En önemlisi, GÜLÜMSEYİN :)

Çünkü küçük bir gülümseme beyninize mutlu olduğunuzun sinyalini gönderir ve 
vücudunuza endorfin salgılanmaya başlar. 
Bu sayede gerçekten mutlu olmasanız dahi öyle hissedersiniz. 
Kandırın beyninizi.


         Psk. Pelin Şen








7 Ağustos 2015 Cuma

ŞİMDİ VE BURADA!

Zaman, insanoğlu tarafından yaratılmış uçsuz bucaksız bir kavram.

Bir felsefe profesörü “Geçmiş, şimdi ve gelecek arasından bir köprüdür. Bir zincirin halkaları gibidir” diyor zaman için. Heraklietos da, “Bir kez yıkandığın nehirde bir daha yıkanamazsın” derken aslında zamanın akıcılığından ve durdurulmazlığından dem vuruyor. Çünkü sular akıyor, yerine başka sular geliyor. Buna benzer birçok tanım yapıldı, yapılıyor, yapılacak.

Biliyoruz ki zaman; elle tutup gözle göremediğimiz, kayıp gittiğini hissedebildiğimiz bir “şey”. Aslında hep yakındığımız bir şey. Şikayetlerimizin altında gizleniyor, “İşleri yetiştiremiyorum, zaman yetmiyor” diyoruz. Akıyor çünkü. Bazen tesellimiz oluyor, “Zaman her şeyin ilacı” diyoruz. Geleceğin umut dolu habercisi çünkü. Bazen de hayatımızın akışını teslim edebilecek kadar güveniyoruz ona, “Zamana bırakalım” diyoruz. Gösteriyor, öğretiyor, yaşatıyor, büyütüyor çünkü.

Tüm bunların ötesinde, bir insana verilecek en değerli hediye oluyor zaman bazen. Belki her zaman. Çünkü birine zamanınızı ayırdığınızda, hayatınızda bir daha asla geri alamayacağınız bir parçayı ona vermiş oluyorsunuz. Para, değerli hediyeler, eşyalar… diğer yanda, hayatı- nın bir kesitini bir insanla paylaşabilmek… Kısacası, nereden baktığımıza göre türlü türlü anlamlar yükleyebiliyoruz biz zamana.

Peki, zamanın neresinde yaşıyoruz? Şu an ’da mıyız, yoksa geçmişte yahut gelecekte mi? “Şimdi ve burada” yaşamıyorsak, ne yazık ki zamana teğet yaşıyoruz, zaman bizim dışımızda gelişiyor. O akarken biz duruyoruz. Şimdi’nin güzelliklerini kaçırmakla kalmıyor, bazen göremiyoruz bile. Geleceğe dair kaygılarımız, korkularımız, sorumluluklarımız, belirsizliklerimiz ya da geçmiş pişmanlıklarımız arttığında şimdi ve burada’dan uzaklaşıyoruz. Ancak gerçek dışı kaygılardan uzaklaştığımız ve ana odakladığımızda temas edebileceğimiz bir yer çünkü “şimdi ve burada”. 

Geleceğe dair duyulan kaygı öyle insani, normal ve doğal ki… Ama bir yandan da yaşanılan anı öylesine yıkıp geçebiliyor ki… Geleceği beklemek ve o uğurda yaşamak yerine, bugüne ve elimizdekileri en iyi şekilde kullanabilmeye odaklanmak gerekiyor bazen. Tabi ki gelecek planlarının, hayallerin ve umutların yaşantımızda her zaman bir ölçek olması gerektiği farkındalığıyla…

Bizi “Şimdi ve burada”dan biraz da “şimdi”nin ta kendisi uzaklaştırıyor. Günümüzün stresli ve aceleci hayat temposu çok sık yapıyor bunu. Çalışırken akşam bizi evde bekleyen sıkıntılarla yoruyoruz zihnimizin bir kısmını, yemek yerken işten bahsediyoruz, bazen bir film izlerken ya da kitap okurken dahi aklımızda ertesi günün planı oluyor. Zihin böyle çalışırken ne kadar an’da kalabiliriz ki? Ne kadar şimdi’yi yaşayabiliriz? Gelecekten korkuyor, daha iyi bir yarın için umut besliyor, geçmişteki bir ana özlem duyuyor ya da hayatta bulunduğumuz yerden şikayet ederken başka bir yerde olsaydım’ın değerlendirmesini yapıyoruz. Aslında sürekli kendimizden, şu an’dan ve şu an’da çözülmesi gerekenlerden kaçıyoruz.

Bugünü yaşamak yerine; zaman zaman geçmişi, zaman zaman da geleceği bugüne taşıyoruz. Bu öylesine düşünce biçimimiz haline gelmiş ki; otomatik bir biçimde, sanki doğal akışımız buymuşçasına yapıyoruz.

An’da kalmanın bir tarifi, reçetesi yok. Belki nerede durduğumuzun, zamanın hangi dilimini yaşadığımızın farkındalığıdır bizi an’a taşıyacak olan. Belki sadece “Ne olabilirdi” ya da “Ne olacak” yerine, “Ne oluyor” diyebildiğimiz anda anın içinde buluyoruzdur kendimizi. Şimdi ve burada olmak, bize yaşadığımız hayatı daha anlamlı kavramayı öğretiyor, farkındalığımızı arttırıyor.

Unutmayın, bugünü tekrarı yok.

İyi yaşanmış bir “şimdi”, geçmişe bırakılan bir “iyi ki”dir. 

“Şimdi” kötü yaşanamaz mı? Yaşanır elbet. O da geleceğe bırakılmış harika bir “tecrübe” olarak hayatımızda yerini alır.

Hepinizi olmanız gereken belki de en doğru yere, “şimdi”ye davet ediyorum.

Şimdi ve burada görüşmek üzere…

 An’da kalın, sevgiyle kalın.

Psk. Pelin Şen

10 Temmuz 2015 Cuma

İşinizi Eşinizle Aldatın!

Son yıllarda en büyük sosyal değişimlerden birisi iş gücündeki çalışan kadın sayısındaki artıştır. Günümüzde evlilik ve kariyer dengesinin nasıl kurulacağı sorusu artık her zamankinden daha önemli. İş ya da aile rolümüzde yaşadığımız her şeyin aslında diğer rolümüzü etkileme potansiyeli vardır. Aile yaşamımızdaki endişeler, kırgınlıklar, tahammülsüzlükler ya da çatışmalar performansımızı etkileyebilirken; iş yaşamında karşılaştığımız zorluklar (aşırı iş yükü, mobbing, rekabet ortamı, yetersiz sosyal ilişkiler) da aile içi iletişim ve etkileşimimizi etkileyebilmektedir.

Bazen aile kurumu içerisinde bize atfedilen rolleri yerine getirebilmek için ayırmamız gereken zaman diğer rollerimizi yerine getirmemizi zorlaştırır. Bu nedenle iş hayatında rol çatışmaları yaşamamız kaçınılmazdır. Zaman zaman iş dışındaki yaşam için ayırmamız gereken zamanla işimiz için ayırmamız zamanın dengesini kurmakta zorlanırız. Evli ve çocuk sahibi olmak bu dengenin kurulmasını daha da zorlaştırır.

Çözüm her zaman olduğu gibi kendimizden başkasında değil. Yine de, buyurunuz zihnimizin köşesinde bulunsa iyi olacak birkaç öneri.


Beklentilerinizi Yönetin



Ne kadar “cool” olursak olalım; hayata dair, yaşantımıza dair, kariyerimize dair ve tabi ilişkilerimize dair beklentilerimiz var. Olması da gayet normal, çünkü insanız ve isteriz. Hayal ederiz, planlar yaparız, çoğu zaman yaşantımıza ve geleceğimize dair umutlar besleriz. Peki, ilişkiye dair beklentileri ne yapmalı?
Bir ilişkide konuşulmayan beklentilerin varacağı durak bellidir: Hayal kırıklığı!

Uzun ve yorucu bir iş gününün ardından kendinizle baş başa kalmayı mı yoksa o günkü olaylar hakkında eşinizle sohbet etmeyi mi tercih edersiniz? Gün içinde ne sıklıkla eşinizle iletişim kuruyorsunuz? Bu konuşmalar ihtiyaçlar doğrultusunda mı oluyor, yoksa yalnızca sesini duymak için de eşinizi aradığınız oluyor mu? Çocuk bakımı, tatil planı, para konusundaki beklentileriniz neler? Bunların ne kadarı eşinizin bilgisi dahilinde?

Bunları netleştirmek, paylaşmak ve ortak noktada buluşabilmek hem verdiğiniz kararların hem de eşinizle olan iletişiminizin sağlıklı ilerlemesine fayda sağlayacaktır.

Eşinizle Planlı Vakit Geçirin



Ortalama 8-10 saatimizi işte geçiriyoruz, çoğu profesyonel için bu sayı katlanıyor. İş hayatının doğası gereği toplantılarımızı, ara saatlerimizi, görüşmelerimizi planlıyoruz. Arkadaş buluşmalarımız, yönetim kurulu toplantıları, hobilerimiz ve diğer konular için de takvimimizi düzenliyoruz.
Peki, eşinize ayırdığınız zamanı programlamaya ne kadar önem veriyorsunuz? Aynı önemi birlikte geçirdiğiniz zamanı programlamaya göstermeniz ilişki adına yapabileceğiniz en sağlıklı şeylerden biri olacaktır.

Planlar Yapın



Eşinizle denge hedeflerinizi karşılamak için uzun vadeli planlar yapın. Bunun yanında düzenli olarak yaptığınız kısa kısa planlarınız olsun. Mesela her pazar birlikte vakit geçirebileceğiniz bir aktivite düzenlemek gibi. Bir sonraki günün planını da her akşam gözden geçirin.

Eve İş Getirin ve Evi İşe Götürün


Eve iş getirmeme klişesini artık hepimiz biliyoruz. İş işte kalmalı, özel hayatımıza yansımamalı diyoruz. Ancak iş ve özel hayat birbirinden tamamen bağımsız olduğunda dengeyi sağlamak daha zor olabilir. Eşiniz iş arkadaşlarınızı tanımadığında kendisini yabancılaşmış hissedebilir. Eşinizin iş arkadaşlarınızla tanışması için fırsatlar yaratın. Eşinizi şirket etkinliklerine davet etmek bunun için hoş bir fırsat olabilir. 

Passion&Purpose dergisinde bahsedildiği gibi e- postaların, akıllı telefonların ve esnek iş programlarının hüküm sürdüğü bir dünyada iş ve özel hayatı ayıran duvarlar kaybolmaya başladı. Bunları dikkatlice entegre etmek için yollar bulmak profesyonel ve kişisel bir fayda getirebilir. 

Hayat Müşterek, Paylaşın



Eşinizle aranızdaki iş paylaşımını öyle bir organize edin ki her iki taraf da kendisi için kolay ve zevkli olan görevleri yapabilsin. Görev paylaşımı yaptıktan sonra eşinizin sorumluluğundaki görevlerin peşine düşmeyin. Eksik yapmış olabileceğini düşünerek bu işleri kontrol etmeyin.

Özel Olduğunu Bilsin


Her gün beş dakikanızı eşinize özel bir mesaj yazmak için ayırın. Sosyal medya araçları bize bunu çok kısa sürede yapabilme şansı tanıyor. 

Facebook’ta duvarına yazabilir hatta onu düşündüğünüzü belli etmek için hızlıca bir e-posta gönderebilirsiniz. Bunun sizin zamanınızı alacak kadar uzun bir yazı olmasına ya da saatlerce telefon görüşmesi yapmanıza gerek yok. Yalnızca ne kadar özel olduğunu anlatan iki satırlık bir metin yeterli olacaktır. 

Çünkü “SİZ” Önemlisiniz!

Kendinize her fırsatta iyi bakın. Haftalık egzersizler yapın, iş arasında dinlendirici küçük molalar verin, mümkünse gün içerisinde dışarda yürüyüş yapın, size iyi gelen müziği dinleyin ve günde en az bir kez gülün. Siz tükenirseniz diğerleri için de bir şey yapamazsınız.
Öte yandan yetinmeyi bilin. Lily Tomlin diyor ki, “Hepsine sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bilseydim, daha azıyla yetinebilirdim”. Her şeye sahip olanız mümkün değil, mutluluk için gerekli de değil. Hatta belki de bu çaba mutluluğunuzun en büyük düşmanı.
Unutmayın, dengenin tek bir doğru yolu yok. Bazen deneme yanılma yöntemi sizi en doğru yola ulaştırır, risk alın. Ama her şeyden önce çözebileceğinize inanın. Bunun için gerekli olan alternatiflere açık olun.
Elinizdeki tek hayat bu! Kontrolü elinize alın.


Psk. Pelin ŞEN