Zaman, insanoğlu tarafından yaratılmış uçsuz bucaksız bir kavram.
Bir felsefe profesörü “Geçmiş, şimdi ve gelecek arasından bir köprüdür. Bir zincirin halkaları
gibidir” diyor zaman için.
Heraklietos da, “Bir kez yıkandığın nehirde bir daha yıkanamazsın” derken aslında zamanın
akıcılığından ve durdurulmazlığından dem vuruyor. Çünkü sular akıyor, yerine başka sular geliyor. Buna benzer birçok tanım yapıldı, yapılıyor, yapılacak.
Biliyoruz ki zaman; elle tutup gözle göremediğimiz, kayıp gittiğini hissedebildiğimiz bir “şey”.
Aslında hep yakındığımız bir şey. Şikayetlerimizin altında gizleniyor, “İşleri yetiştiremiyorum,
zaman yetmiyor” diyoruz. Akıyor çünkü. Bazen tesellimiz oluyor, “Zaman her şeyin ilacı”
diyoruz. Geleceğin umut dolu habercisi çünkü. Bazen de hayatımızın akışını teslim edebilecek
kadar güveniyoruz ona, “Zamana bırakalım” diyoruz. Gösteriyor, öğretiyor, yaşatıyor, büyütüyor çünkü.
Tüm bunların ötesinde, bir insana verilecek en değerli hediye oluyor zaman bazen. Belki her
zaman. Çünkü birine zamanınızı ayırdığınızda, hayatınızda bir daha asla geri alamayacağınız
bir parçayı ona vermiş oluyorsunuz. Para, değerli hediyeler, eşyalar… diğer yanda, hayatı-
nın bir kesitini bir insanla paylaşabilmek…
Kısacası, nereden baktığımıza göre türlü türlü anlamlar yükleyebiliyoruz biz zamana.
Peki, zamanın neresinde yaşıyoruz?
Şu an ’da mıyız, yoksa geçmişte yahut gelecekte mi?
“Şimdi ve burada” yaşamıyorsak, ne yazık ki zamana
teğet yaşıyoruz, zaman bizim dışımızda gelişiyor.
O akarken biz duruyoruz. Şimdi’nin güzelliklerini
kaçırmakla kalmıyor, bazen göremiyoruz bile.
Geleceğe dair kaygılarımız, korkularımız, sorumluluklarımız,
belirsizliklerimiz ya da geçmiş pişmanlıklarımız
arttığında şimdi ve burada’dan uzaklaşıyoruz. Ancak gerçek dışı kaygılardan uzaklaştığımız
ve ana odakladığımızda temas edebileceğimiz bir
yer çünkü “şimdi ve burada”.
Geleceğe dair duyulan kaygı öyle insani, normal ve doğal ki… Ama bir yandan da yaşanılan anı
öylesine yıkıp geçebiliyor ki… Geleceği beklemek ve o uğurda yaşamak yerine, bugüne ve elimizdekileri
en iyi şekilde kullanabilmeye odaklanmak gerekiyor bazen. Tabi ki gelecek planlarının,
hayallerin ve umutların yaşantımızda her zaman bir ölçek olması gerektiği farkındalığıyla…
Bizi “Şimdi ve burada”dan biraz da “şimdi”nin ta kendisi uzaklaştırıyor. Günümüzün stresli ve
aceleci hayat temposu çok sık yapıyor bunu. Çalışırken akşam bizi evde bekleyen sıkıntılarla yoruyoruz
zihnimizin bir kısmını, yemek yerken işten bahsediyoruz, bazen bir film izlerken ya da
kitap okurken dahi aklımızda ertesi günün planı oluyor. Zihin böyle çalışırken ne kadar an’da kalabiliriz
ki? Ne kadar şimdi’yi yaşayabiliriz?
Gelecekten korkuyor, daha iyi bir yarın
için umut besliyor, geçmişteki bir ana özlem
duyuyor ya da hayatta bulunduğumuz
yerden şikayet ederken başka bir yerde
olsaydım’ın değerlendirmesini yapıyoruz.
Aslında sürekli kendimizden, şu an’dan
ve şu an’da çözülmesi gerekenlerden kaçıyoruz.
Bugünü yaşamak yerine; zaman zaman geçmişi, zaman zaman da geleceği bugüne taşıyoruz.
Bu öylesine düşünce biçimimiz haline gelmiş ki; otomatik bir biçimde, sanki doğal akışımız buymuşçasına
yapıyoruz.
An’da kalmanın bir tarifi, reçetesi yok. Belki nerede durduğumuzun, zamanın hangi dilimini
yaşadığımızın farkındalığıdır bizi an’a taşıyacak olan. Belki sadece “Ne olabilirdi” ya da “Ne olacak”
yerine, “Ne oluyor” diyebildiğimiz anda anın içinde buluyoruzdur kendimizi.
Şimdi ve burada olmak, bize yaşadığımız hayatı daha anlamlı kavramayı öğretiyor, farkındalığımızı
arttırıyor.
Unutmayın, bugünü tekrarı yok.
İyi yaşanmış bir “şimdi”, geçmişe bırakılan bir “iyi ki”dir.
“Şimdi” kötü yaşanamaz mı? Yaşanır
elbet. O da geleceğe bırakılmış harika bir “tecrübe” olarak hayatımızda yerini alır.
Hepinizi olmanız gereken belki de en doğru yere, “şimdi”ye davet ediyorum.
Şimdi ve burada görüşmek üzere…
An’da kalın, sevgiyle kalın.
Psk. Pelin Şen
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder